Agrigento benim için 3 şeyi ifade ediyor: bir tepenin üzerini kaplayan betondan bir şapkaya benzeyen İtalya’nın hayat kalitesi en düşük şehri, limandaki rafineri ve çimento tesislerinin kırmızı beyaz boyalı metrelerce yükseklikteki bacaları ve bu iki çirkinliğin arasında kalan Valle dei Templi, Tapınaklar Vadisi.
Agrigento şehri ve deniz kenarı arasında kalan zeytin ağaçları ile kaplı vadiden fışkıran 3 tapınağı uzaktan gördüğümde çok heyecanlandım. Aslında bu güzellik karşısında donup kaldım.


Yunan mimarisinin en güzel örneklerinin bulunduğu Tapınaklar Vadisini ziyaret etmek için bisikletlerimize güvenli bir yer bulup giriş kapısına yöneldik. 1300 hektara yayılan dünyanın en büyük arkeolojik alanında bulunan 7 Tapınağı (geriye kalanı) bisikletimle gezmeyi tercih ederdim.
İlk önce genellikle düğünlerin yapıldığı Juno Tapınağı’nı gördük. Çok güzel bir patikadan zeytin ağaçlarının arasından kısa bir yürüyüş sonrası Concordia Tapınağı’na ulaştık. Concordia Tapınağı, antik yunan mimarisinin günümüze en iyi ulaşan örneği olarak kabul ediliyor. Igor Mitoray tarafından yapılan bronz Ikarus heykelini oturup dakikalarca seyrettim. Bir sonraki durağımız ise Heracles Tapınağı’ydı.

Tapınakların arasında gezinirken saatin öğlen olduğunu fark ettik ve rotamıza 60 kmlik kısa bir tren yolculuğu eklemeye kadar verdik. Agrigento-Caltanissetta arasında günde tek sefer yapan tek vagonlu şirin trene yaklaşınca bisikletlerin, vagona alınıp alınmamasına makinistin karar verdiğini öğrendik. Adam da bizim dışımızda sadece iki yolcu olduğunu görünce bisikletlere isteksiz olarak izin verdi.
Caltanissetta (588 m), deniz kıyısına göre daha serindi. Isınmak için biz de pedallara asıldık. Garmin’in sözünü dinledik ve kendimizi korkunç bir otobanın ortasında bulduk. Otobandan ayrılmak mümkün değildi çünkü yine upuzuuun bir viyadükteydik. Ama bu sefer, neyseki yokuş aşağı; ön tekerleğime odaklanıp, kamyonların beni görüp biraz uzağımdan geçmeleri için dua ederken bir anda bir kavşak belirdi ve araçların hepsi başka bir yöne dağıldı. Paolo ve ben ise dağa doğru giden rampada yalnızdık.
Yolun sol tarafında bulunan tepenin üstündeki kale kalıntılarını ve hemen yanındaki görkemli mezarlığı gördük. Tepenin üstünde tek başına duran bu kale “büyülü” bir şeye benziyordu. Bir süre sonra yol bizi tepenin diğer yönüne dolaştırdı. İşte o büyülü kalenin arka yamacında koskacaman bir şehir vardı. Pietraperzia.

Gün sonuna yaklaşıyorduk ve artık geceyi geçirecek bir yer aramalarımız başlamıştı. Rüzgar çok güçlü esiyordu, korunaklı bir yer bulmamız lazımdı. Günün son ışıklarında bir bahçe kulubesi bulduk ve yerleştik.
Ertesi sabah erkenden kalkıp hiç oyalanmadan yola çıktık. Piazza Armerina’da kahvaltı yapacaktık. Paolo “capuccino” diye sayıklarken yol kenarında bir bisikletçiyle karşılaştık. Katlanabilir bisiklet ve sırt çantası ile Fransa’dan dünya turu için yola çıkan Cyril, “bu benim ilk bisiklet turum” dedi. Rotasında Türkiye’de varmış; email adreslerimizi verdik, İzmir’den geçersen bizi ara dedik ve yolumuza devam ettik.

Piazza Armerina, Orta Çağ mimarisinin özelliklerini taşıyan yapılarının hemen hemen tamamını korumuş ve sokaklardan at ve bisiklet dışında araç geçemeyecek şekilde de varlığına devam ediyor. Otomobillerin giremediği meydanlari sokaklar ve mahallelerde fotoğraf çekmenin keyfini çıkardık. Barok katedrala hızla bir göz atıp, Barok mimarisinin eserlerini yakından inceleme işini ertesi günün etabına (Ragusa) bırakıyoruz.
Tek tük aracın geçtiği, muhteşem bir panorama sunan bir yoldan Caltagirone’ye doğru devam ettik. Deniz seviyesinden 700 metre yükseklikteydik, uzaklarda Etna yanardağını ve denizi görebiliyorduk. Adada olmayı çok seviyorum, biraz yükselince hemen deniz görünüyor. Öğle yemeğimiz için güzel bir yer bulmak hiç zor olmadı.
İsmini Arapça “qal’at-al-jarar”dan alan Caltagirone‘nin dünyaca ünlü seramikleri var. 1693 yılında depremle yerle bir olan şehir Barok mimarisi ile yeniden inşa edilmiş. Bu kadar güzel bir şehir elbette Unesco’nun Dünya Mirası listesinde ve koruma altında. Akşama kadar ulaşmak istediğimiz Ragusa’ya 60 km, havanın kararmasına da 3 saat var. Garmin’e “götür bizi” dedik. Bir kaç saat sonra kendimizi tarlaların arasında anayollardan ve yerleşim yerlerinden uzak yapayalnız bulduk. Nerede olduğumuzu haritada bulamayınca panik olduk. Bir süre bekledikten sonra bir araç gelip yolu tarif ettiğinde, uzunca bir süre gereksiz daireler çizmiş olduğumuzu öğrendik. Adamın söylediği yönde bir buçuk saat karanlıkta pedal çevirdikten sonra bir pansiyon bulduk. Ragusa’ya hala 30 km yol vardı..
Bu etabın adı Zeytin. Hayatımda yediğim en lezzetli zeytinyağı, buradaki uçsuz bucaksız zeytin bahçelerinde yetişen zeytinlerden yapılıyor.
Bir önceki etap: Palermo – Agrigento
Bir sonraki etap: Ragusa- Siracusa









bu resimleri görünce cahil cesareti geldi,sadece şehir içinde kullanmaktan öte gidememişken,şimdi italyada bisiklet turunu hayal etmeye başladım,bi arada avrupada tren yolculuğu yapmayı hayal ederken,Almanya vesilesiyle binbirtürlü trenle yolculuk yapmıştım,belki yeni gerçeleşen hayallere vesile olursunuz:)))
Pinar, her ne zaman blogunu okudugumda, gözlerime, hislerime inanmakta zorluk cekiyorum. Hic yorulmadan, usanmadan bu turlari sadece yapmayip, bunlari fotografli blog halinde sunman gercekten büyük keyif verici.
Sizleri hem kiskaniyor, imreniyorum, hem de kendimi tembel hissetmekten ötürü aktif olmam gerektigini düsündügüm icin sana tesekkür ediyorum.
Halen iyi yolculuklar… Ancora buon viaggio. Saluti a Paolo! Ciao belli!
Sevgili Dostum, ben de yıllar sonra senden haber aldığıma çok memnun oldum. Kendini tembel hissetme; sadece bir sonraki tatilinde kendine zaman ve fırsat yarat. Biryerleri bisikletinle keşfet 🙂 bir gün biryerlerde görüşmek üzere, Pınar